­AYŞEGÜL SANDIKÇIOĞLU*

Herhalde 2016 yılına kadar hiçbir yılın artık bitmiş olmasını bu kadar topluca istememişizdir. Gözyaşlarıyla dolu 2016. İlk yarıda sevinçler yaşanmış olsa da her birisi birer birer düğümlenmiştir boğazımıza. Her bir gülüşün bedeli ödenmiştir yıl bitene kadar. Çılgınlar gibi girmek istedik 2017’ye. Hiçbirimiz aptal değildik ya da bir noel baba gelecek de baştan aşağı değiştirmeyecekti elbette ülkeyi. Ama o kadar kurtulmak istemişiz ki, o kadar işte.

Derken daha ilk saatlerinde yeni yılın Reina ile 2016’dan devreden bakiye gözyaşlarımız yeniden aktı içimize. Yeni yıl için gülümsediğimiz dakikalardan utandık ve hemen uyuyup kapatmak istedik gözlerimizi dünyaya. Ertesi sabahı hatırlıyorum. Koşarak bahçeye çıkıp kartopu oynamıştık. Kızıma mutlaka her kış kartopu oynamasını tembihledim. Ve kartoplarından bir tanesini mutlaka ama mutlaka Nuh abisi için atmasını. Kadıköy’de sırf kartopu oynadığı için öldürüldüğünü tabii ki söyleyemedim henüz 6 yaşında olan kızıma. Ben söylemeye utandım, onlar… Sadece, her kış kartopu oyna kızım, diyebildim o kadar. Çocuklarımıza kartopu oynayabilecekleri bir dünya bırakabilme umuduyla.

Ve daha 2017’de arpa boyu yol almamışken 6 Ocak KHK’sı. Kanun Hükmünde Kararname diyorlar, anlaşılan o ki, bir kanun bile değil. Alabildiğine saygısızca, alabildiğine umarsızca binlerce kişiyle birlikte işimden ihraç edildiğimi öğrendim. Sayfalarca Excell listesinden kendi adını bularak, yani işinden çıkarıldığını öğrenmek için bile kendin çaba göstererek yaşadığın bir an. Yıllarca emek verdiğin hizmetinden değil tazminat, bir kağıt bile almadan artık yarın işe gitmeyeceğini öğrenmek. Daha o an anlıyorsun seni her şekilde, akla gelebilecek her şekilde itibarsızlaştırıp yok etmek istediklerini. Kamuda istihdamın yolunu tamamen kapatmaktan tutun da sigorta girişi için gerekli olan hizmet döküm belgenize “Kamudaki görevinden ihraç edilmiştir” yazmaya kadar, bir daha iş bulmanızı da sonuna kadar engellemeye çalışmak. “Sessizce ölün” buyurdu OHAL. Çok azdır bankada birikmişi olup da bir iş kurabilecek kamu emekçisi. Ki onlar da “asla ihraç olmayacaklar” listesinde gün be gün yerlerini sağlamlaştırmaya çalışan akıl almaz varlıklardır.

Değişik bir psikoloji ihraç “psikolojisi”. İnanılmaz kaygılar eşlik eder her bir güne. Özellikle de çocuğu ya da bakmakla yükümlü kişileri olanlara. Ama yine de kaygı değildir yalnızca günü kapatan duygu. Akıl almaz günler yaşanırken senin durumunun akıl almasını beklememen gerektiğini düşünüyorsun evvela. Saçma bir gülümseme beliriyor dudaklarında. Sonra da öyle ya da böyle hayatı döndürecek çözümler düşünmeye ve üretmeye başlıyorsun. Bir çoğumuz hala işsiz. Ben de tabii ki. Ama eğer kapamadıysan gözünü, kulağını, yüreğini bu hayatın ezilenlerine, işsizlerine, yoksullarına sarsıntın da bir o kadar hafifliyor. Akademiden ihraç edilen bir hoca, farkımız yok bir kaloriferciden diyor, başka bir hoca çocuğuyla çektirdiği fotoğrafın altına “acımadıkiiii” diye bir yorum ekliyor. Birken üç oluyorsun, beş oluyorsun, on, yüz ve binler oluyorsun. Bir farkın yok güvencesiz, sigortasız çalışan milyonlarca emekçiden. Yalnız da değilsin. Yürüyen giden onca dayanışmaya şahit olmak. Onlarca dostu bir adım ötende hissetmek. Aileni arkanda görmek. İnsan daha ne ister. 80 yaşındaki anneannenin “dik dur kızım, sen ekmeğini taştan çıkarırsın” demesini duymak. Kenetlenmek. Eyvallah OHAL!

Ekmek taştan çıkar mı? Çıkar. İrfan Değirmenci’nin dediği gibi limon satarız. Ya da benim yeni yeni keşfettiğim parça başı işler. Yüreğim sızlıyor bu işleri öğrenirken. Kendim için değil. Bu işleri bana gösteren daha 12-13 yaşındaki çocuklar için. “Abla çok yavaşsın ama zamanla hızlanırsın” diyen o küçük parmakların sahipleri. Okul harçlığı mı, evin harçlığımı belli değil. Belli olan tek şey o küçücük omuzlarda taşınan kocaman hayatlar. Sen bizi ihraç mı ettin OHAL? Nereye ihraç ettin? Bak hayatlar var burada. Gözleri kara kara, binlerce milyonlarca hayat. Parçaları veriyor dükkan sahibi, biz başımızı alıp gidiyoruz. Ben durup bakıyorum giden o küçücük çocuğun ardından. İşin değil o çocukların ağırlığı çöküyor üzerime.

Dedim ya, bir değişik oluyor ihraç psikolojisi. Zaten gördüklerin daha çok görünür oluyor. Başka boyutları da var tabii bunun. Ne görüyorduk mesela? Bu ülkede sanatın adım adım nasıl bitirilmeye çalışıldığını. İnsanların insan olmaktan adım adım uzaklaştırıldığını. Ve hemen bir karar daha verdim. Kızımı bir bale kursuna yazdırdım. Birçok kişi anlamakta zorlanabilir. Doğru dürüst bir işin yok ve çocuğunu baleye gönderiyorsun. “Bir bale eksikti yani”. Düşündüm, evet bir bale eksikti. Sanat eksikti. 1 aylık sigara parası değildir oysaki ortalama bir bale kursu. Ya da ne bileyim daha gereksiz olabilecek başka bir harcama kalemi. Belki de biraz daha fazla parça almak dükkan sahibinden. Biraz daha fazla parçaya karşı iyi bir iş çıkarır sanırım bale. Ne de olsa hayatta her şey bir öncelikler meselesinden ibaret aslında. Kızım şu anda bilmiyor işsiz olduğumu. Her gün okula gittiğinde benim de işe gittiğimi düşünüyor muhtemelen. Ama ileride şunu söylemesi biliyorum ki benim için büyük bir gurur kaynağı olacak: “Annem işsiz kaldığında beni baleye gönderdi”. Sanırım ona bırakabileceğim tek miras bu olacak. Asla hayattan umudunu yitirme. Asla yaşama aşkını yitirme. Asla dans etmekten, şarkı söylemekten ve insanları sevmekten vazgeçme. Doğan güneşe bakmaktan, göğe bakmaktan asla vazgeçme. Seni ağlatan tek şey insanların acıları olsun.

Ve bence herkes çocuğunu baleye göndermeli. Ya da herhangi bir sanat dalının içinde olmasını sağlamalı. Yaşadığım onca koşulsuzluğun içerisinde içimdeki ateşi canlandıran en önemli şeylerden birisi oldu bu benim için. “Bu çocuk bu baleye gidecek.” Üstümüze çöken karabasana karşı başlattığım bireysel bir eylem.

Ne diyeyim, eyvallah OHAL…

*Bu yazı http://siyasihaber3.org/eyvallah-ohall websitesinden kopyala yapıştır yöntemiyle alınarak daha fazla okunması ve okutulması amaçlamıştır. Oku, okut!