Nisan 2014’te, Muse İstanbul isimli mekânda “Öğrenilmiş Çaresizlik” kavramsal başlığındaki serginin küratörlüğünü yapan, dünyanın bir çok ülkesinde aynı zamanda Türkiye’de de önemli çalışmalara imza atan ve Viyana’da yaşayan bağımsız küratör Işın Önol, Türkiye’deki sanat üretimi, devletin sanata yaklaşımı, küratör- sanatçı ilişkileri, ve gelecekteki projeleriyle ilgili eylem ve söyleme dair önemli açıklamalarda bulundu

Röportaj:Vedat KÜÇÜKBİNGÖL

Viyana’da yaşıyorsunuz, Viyana’daki yaşam sürecinizin sanata bakış açınıza etkisi ne oldu?

Viyana’da yaşıyor olmam doğrudan doğruya sanata bakışımda ne kadar etkili bilmiyorum ama özellikle son bir yıl boyunca yaşadığımız Gezi sürecinde uzakta olmak, benim için her anlamda çok etkili ve tetikleyici oldu. Dışarıda olmanın çıldırtıcı tedirginliğini, üzüntüsünü yaşadık, yurtdışındaki arkadaşlarımla beraber. Türkiye’de olan hızlı gelişmeleri takip edebilmek, her an olan bitenden haberdar olabilmek, dahası, arkadaşlarımız, yakınlarımız güvende mi, bunu bilebilmek için her birimiz çaresizce bilgisayar başına kilitlenmiştik. Bu kolektif endişeyi ve bilgisayar başında olma halini faydalı bir etkinliğe dönüştürme kararını hızlıca aldık. Gezi sürecinden itibaren yaşananların, olan bitenlerin arşivini tutmaya başladık ve bunun için online bir platform kurduk. Dışarıdayken içeride olma arzusu kabardı. Türkiye’de yaşadığımız birçok problemden, hem sanat alanı içinde hem de yaşam alanı içinde, çoğumuz çoğu dönem kaçıp gitme noktasına geliyoruz. Ben de böyle bir çözümsüzlük noktasında ayrılmıştım. Tanıdık olduğum sistemin bir süre dışında olma arzusundaydım. Hatta, gündelik hayatın koşuşturmacasından dolayı, öyle çok ciddi bir özlemle yaşadığım da söylenemez. Ancak özellikle politik anlamda yaşadığımız son dönem, hep dışarıda olmanın çaresizliği ve içerde olma arzusu ile yoğunlaştı. Bir yandan arkadaşlarımızın, yakınlarımızın başına gelebileceklerden korktuk, bir yandan da onlara destek verememenin duygusal ağırlığını yaşadık her birimiz. Benim bu yöndeki duygularım ve bu çıkışsızlık algısının kendisi kaçınılmaz olarak sanat alanındaki pratiklerime de doğrudan yansıdı.  Zira, sanatsal üretim,  yaşamın kendisinden hiçbir zaman bağımsız değil. Ama onun dışında Viyana’da olmamın, sanata bakış açıma etkisi olduğu söylenebilir mi, bilmiyorum. 2009’da ayrıldığımdan beri, tabii ki değişim ve gelişimin zorunlu sonucu olarak bakış açımda değişim oldu. Özellikle kendi profesyonel alanımızdaki pratiklerimiz doğrultusunda, çalıştıkça öğreniyor, güçleniyoruz. Benim için de böyle bir öğrenme sürecinin Viyana’da geçmiş olmasının dolaylı bir katkısı olmuştur eminim,  ama Viyana’nın üzerimde fazlaca bir etkisi olduğunu söyleyemeyeceğim, çünkü, hem sadece Viyana’da değilim, sürekli seyahat halindeyim, hem de Viyana biraz etkisiz bir şehir. Viyana’dan gelen birisine bu süreçte İstanbul’un çok daha fazla etkisi olurdu eminim.

Yurtdışına çıkmadan önce de Türkiye’de de etkinlik iletişim alanındaydınız. O dönemde Türkiye sanatı için şu fırsatlar yoktu ama şuanda şöyle fırsatlar var, diyebileceğiniz olanaklar var mı?

Bu süreçte çok daha fazla alan açıldı, daha fazla insan güncel sanatla ilgilenir oldu. Son 20 yıllık zaman diliminde güncel sanata sürekli bir ilgi vardı zaten, hem küratöryel anlamda hem sanatçı pratikleri açısından, ama bu ivme son zamanlarda daha fazla hız kazandı. Bu durum çok daha fazla diyaloğun oluşumunu da beraberinde getirdi. Özellikle Gezi sonrası bu diyaloğa daha fazla ihtiyaç duyuldu. Bir fırsattan söz edeceksek, sanat alanında insanların birbirleri ile iletişimde bulunmayı artırmaları ortak üretim adına en önemli fırsattır.

Türkiye sanatında çözülmesi gereken düğümlerin olduğunu düşünüyor musunuz?

Öncelikle merkezden kaçışın biraz daha fazla gerçekleşmesi ve İstanbul’un diğer şehirlerle iletişiminin güçlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Her şeyin İstanbul’da olup bitmesi dolayısıyla hala sadece belli bir kesimin hem sanat üretimine hem tüketimine dahil olması çözülmesi gereken bir konu. Diğer illerle çok fazla diyalog halinde olamamak sorun çünkü sanat, gündelik yaşamdan, politikadan, hayattaki duruşlarımızdan bağımsız steril bir alan değil ve olmamalı. Bu yüzden sanat üretim, tüketim ve paylaşımının tek merkezi de İstanbul olmamalı. Bu anlamda Türkiye’nin birçok ili birbirleriyle diyalog halinde olabilmeli diye düşünüyorum. Burada çözülmesi gereken bir düğüm var bence.

Son serginiz hakkında konuşacağız ama öncelikle dört yıl öncesine göre, yaptığınız açılış ve gözlemlerinize göre, izleyici profilinde bir değişim gördünüz mü ya da bir beklentiniz oldu mu buna dair?

Bunu yıl üzerinden değil de mekân açısından değerlendirmenin önemli olduğunu düşünüyorum,  çünkü merkezin dışında bir alandan bahsediyoruz. Yeni serginin mekanı, çok bilinmeyen, merkezin çok dışında, yepyeni bir mekan ve karışık bir konsepti var. Kolektif dükkân olarak adlandıran bir mekân; içinde aynı zamanda yatlar, tekneler, antika objeler, tasarım ürünleri ve kahve satışı gerçekleştiriliyor. Bu anlamda, izleyiciyi, özellikle bilindik sanat mekanlarına aşina olan sanat izleyicisini şaşırtan bir konsept. Eğer 2009 yılında, örneğin Depo gibi bir alanda sergi yapmış ve 2014 yılında yine aynı mekanda yeni bir sergi yapıyor olsam o zaman bir kıyaslama söz konusu olabilirdi. Ama buradaki pratik şimdiye kadar benim de hiç aşina olmadığım bir pratik. Kendisini ticari alan olarak tanımlayan bir mekanda sergi yapmaya çok alışkın değilim. Bu alanda zaten çok az deneyimim var. Bu yüzden bu son pratik ile dört-beş yıl önceki deneyimlerimi kıyaslamaya çalışmak bizi yanıltabilir. Çünkü izleyicisi de değişiyor bu alanların, mekanın kendi kimliği gelen izleyiciyi oldukça etkiliyor. Tabii ki arkadaşlarınız, dostlarınız, sanatçıların arkadaşları vs nerede olursanız olun geliyorlar. Ama mekanların genel izleyici kitlesi birbirinden çok  farklı.

Türkiye’de iktidarın sanat politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Özellikle TÜSAK yasa taslağına karşı, yoğun çıkışların olduğu görülmekte.

Çok üzücü buluyorum tabii ki. Sadece şu anda iktidarda olan hükümetle ilgili olarak da değil. Bu ayrıca üzücü bir konu, ama genel olarak Türkiye’deki sanat politikaları hiçbir zaman kültür sanatı desteklemek biçiminde olmadı. Bizler bu konuda hep çok yalnızdık. Sanat kurumları yok, devletin desteği yok, yurt dışında sanat alanında okumak istediğinizde, ya da sanatsal üretiminizi gerçekleştirmek istediğinizde, sergilere davet edildiğinizde hiçbir destek bulamıyorsunuz Türkiye’den. Durum böyle iken, hali hazırda var olan kurumlarda üretim yapılıyorken, söyleyeceği sözler çok değerli olan kişi ve kurumlara başvuruda bulunulmuyor olması, devletin bu konuda kendi çalıyor ve kendi oynuyor olması çok üzücü. Korkunç.

Sanatçı üretimlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye, inanılmaz üretken bu konuda. Tabi ki çok fazla malzeme var. Çünkü çok problemi olan bir ülke burası. Coğrafi açıdan, içinde geliştirilen politikalar açısından, uygulanagelen baskılar, yaşadığı askeri darbeler, katliamlar, faili meçhuller, ezilen cinsler, ırklar, din mezhepler vs. Bu koşullar sanat alanında, üretkenliği artırıyor. Çünkü sanat bir dile getirme biçimidir, bir dildir. Bu bizim için bir özgürleşme alanı, bir iletişim alanı. Bu nedenlerden Türkiye’deki sanat üretimini çok güçlü, verimli ve gerekli görüyorum.

Kavramsal çerçeve hazırlarken, siz hangi süreçlerden etkilenirsiniz? Bu koşulların sizin üzerinizdeki etkileri nasıl şekilleniyor?

Doğrudan yaşantının kendisi, o an zihninizin meşgul olduğu mesele. Benim sanatçı olarak da üretimlerimi benzer konular etkiledi. Hiçbir işim yaşantımın kendisinden soyut olmadı. 95’lerden beri bu alanda üretici olarak yaşıyorum. Bu yüzden de kültür işçisi terimini seviyorum. Benim için süreç zaten düşünmekte olduğum bir meseleden yola çıkarak oluyor, bir işten ilham almaktan çok. Gördüğüm işleri zaten üzerinde düşündüğüm o mesele kapsamında yeniden yorumladığımı görüyorum. Kafanızda bir mesele varken işleri de o mesele üzerinden okumaya başlıyorsunuz. Diyaloglar benim için çok önemli oluyor. İşin kendisini seçip onu göstermek gibi gelişmiyor, benim için. Sanatçılarla girdiğim diyalog üzerinden ve onlarla beraber ortak üretim yâda üretilen bir işin yeniden üretimi veya üretilen bir işin yeni bir bağlam içinde yorumlanması şeklinde gelişiyor.

Sanatçı seçiminizde nasıl bir yöntem tercih ediyorsunuz? Kişisel ilişkileriniz mi yoksa kavramsal metin mi daha etkili oluyor?

Kişisel ilişkilerim de çok etkili oluyor ama şu sanatçı benim arkadaşım, o halde ben onunla bir şey yapmalıyım, şeklinde gelişmiyor süreç. Beraber hiç çalışmadığım çok yakın arkadaşlarım var. Kendilerini çok sevip, hatta işlerini izleyici olarak çok beğendiğim, ama işleriyle küratöryel anlamda bir iletişime geçemediğim bir çok sanatçı dostum var.  Ya da en azından şu aşamada meselelerimizin örtüşmediği, ortak düşünme sürecine girmediğimiz, ya da sanatsal anlatım dillerimiz hiç örtüşmediği için çalışamadığımız çok arkadaşım var. Sanırım süreç şöyle gelişiyor; Bir sanatçı ile bir araya gelip ve konuşmaya başlıyoruz. Ortak düşünce alanımız ortaya çıkıyor ve bizi ilgilendiren bir ortak paydada buluştuğumuzu görüyoruz. Sanatçının çalıştığı bir konu benim üzerinde çalışmakta olduğum bir konu ile örtüşebiliyor. Tam orada bir tetikleyici düşünce doğabiliyor, bazen. Buradan doğan fikri çok etkileyici bulduysak gerçekten, üzerinde beraberce düşünmeye ve üretmeye başlıyoruz.

Hiç tanımadığınız bir sanatçıyı, yaşama geçirmek istediğiniz meramınızla buluşturmak için hangi araçları kullanmayı tercih ediyorsunuz?

Hiç tanımadığım sanatçılarla deneyimim oldukça az. Oturmuş bir bienal gibi daha geniş çaplı çalışmalarda, durum biraz daha farklı. Önünüzde iki yıl gibi bir hazırlık süreci oluyor. Kavramsal çerçeve belirlendikten sonra, sanatçı araştırmasına girebiliyorsunuz. Bu kapsamda tek bir çalışma zamanına sahip oldum, o da doktora tezim için yaptığım çalışmaydı. Böyle uzun soluklu bir çalışma sürecinde online medya üzerinden ve çeşitli mecralardan sanatçı araştırmasına girebiliyorsunuz çünkü yeterince zamanınız var. Diğer sergilerde ise daha çok karşılaştığım sanatçılarla, yani işleri ve kendileriyle bir yerde bir araya geldiğim sanatçılarla birlikte üretmeye başlıyorum. Öncelikle çok bilinen bir insan değilim. Bir sanatçıya doğrudan “şunun üzerine çalışıyorum” diye ulaştığınızda bile, size ve çalışmalarınıza belli ölçüde güven duyması gerekir. Bu güven sözlü iletişim üzerinden çok daha kolay kuruluyor, benim deneyimlerime göre. Bu süreçler biraz çetrefilli. Bunun için uzun zamana ihtiyacınız var. Sergi sizden son dakikada istenmiş olabiliyor. Hemen Ocak ayında yapılacak bir sergiye “katılır mısın” diye sormak üzere bir sanatçıya, Ekim ayında ulaşamayabiliyorsunuz. Bu yüzden birliktelik, daha çok diyaloglar üzerinden gelişiyor benim için.

“Öğrenilmiş Çaresizlik”teki işlerin künyesinde, kalıcı ve geçici koleksiyon sergilerinde olduğu gibi, -“izniyle” ifadesini kullandınız. Bu bağlamda Türkiye’deki telif hakları konusunda neler düşünüyorsunuz yada buna neden ihtiyaç duydunuz?

Öncelikle bu işi çok iyi bilmediğimizi düşünüyorum. Ben de hep öğrenmeye çalışıyorum. Ben bu alana girdiğimden beri hep el yordamıyla öğrenmeye çalıştım. Aslında bu işi iyi bilenlerin asistanlığında başlamak isterdim. O anlamda alaylı da olmak isterdim. Hal böyle olunca hep eksiklikle karşılaşabiliyorsunuz; bilgi eksikliği, hukuki eksiklikler, sözleşmeler vb. Bu “izniyle” kelimesini ise daha çok katalogdaki görseller için kullandık çünkü sergiyi yaptığımız yer öyle ya da böyle bir ticari kurum. İşlerin bir kısmı ise başka ticari kurumlarla çalışan sanatçıların işleri. Bu izin, sanatçıların beraber çalıştıkları kurumlara saygı adına belirtiliyor, zira onların o işler üzerinde yasal hakları var. Bu nedenlerden ötürü görsel kullanım iznini katalogda, iş sergileme iznini ise sergide eser künyeleri içinde belirtmeyi önemsedik.

Son serginizdeki kimi işler daha önceki tarihlerde sergilenmiş işler. Yeni üretimler yapılmasına dair işler az mıydı?

Değil, aksine. Örneğin; Fatih Aydoğdu ve Sevim Sancaktar yerleştirmelerini, tamamen bu sergi için üretti, Pınar Öğrenci de  “Kutsallığın Evrimi” yerleştirmesinde yer alan video ve fotoğrafları yine bu sergi için, Van’da üretti, “Yıkılmakta Olan Yeni Yapılar” yerleştirmesini ise bu sergi için tamamen yeni bir konsept üzerinden yorumladı.  Yasemin Özcan 2008’de video ve fotoğraf çekimlerini yapmış olduğu “Karada” eserini daha önce hiçbir yerde sergilemeden bu sergi bağlamında yeniden yorumlayarak üretti. Pınar Yoldaş üç işini de bu sergi için üretti. Öte yandan, işin bağlamının değişmesini de çok heyecan verici buluyorum. Bir iş hangi bağlamda gösteriliyorsa, o doğrultuda yeniden iletişime ve konuşmaya geçiyor.

Sergi kataloglarındaki her işin görselinin yanında bir de ona dair metin var. Bu metinleri kim yazdı, neden ihtiyaç duyuldu yada görseller tek başına yeterli değil miydi?

Metinler açıklayıcı olmaktan çok, serginin tutanağı gibi işlev görüyor. Bir ön metin katalogda yer alıyor. Bu metin daha çok nerden hareketle böyle bir serginin yapıldığına dair söz söylüyor.  Serginin ana metnini, Viyana’da yaşayan kuantum fizikçi Tobias Nöbauer ile ortak olarak yazdık. Sergiyi açıklamaktan öte, sergideki işlerin bir araya gelmesine ek olarak tamamlayıcı olduğunu düşündüğüm bir eleman, metin. Ama işlerin görsellerinin yanında sunulan metinler ise, sergiyi görmeyecek kişiler için. Çünkü katalog, sergiden geriye kalandır. Sergiyi görmeyecekler için görseller tabi tek başına yeterli değil. İşler sadece görsel içerikli değil, örneğin; ses var, yerleştirmeler var. Görseller ve metin yardımı ile iş üzerine sadece bir parça bilgi aktarabiliyoruz.

Kültür-sanat endüstrisindeki sömürü, başka bir ifade ile gönüllülük adı altında insanların çalıştırılmalarına nasıl bakıyorsunuz?

Çok itici buluyorum, bizim için de çalışma şartlarını çok zorlaştıran bir mesele. Çünkü bir yandan hayatta var olmaya çalışıyoruz. Yaptığımız işler giderlerimizi karşılamayınca başka işlerle uğraşmak zorunda kalıyoruz. Öte yandan, gelişebilmek, öğrenebilmek,  pratiklerimizi gerçekleştirebilmek için de bir şekilde işin içinde olmak zorundayız. Dolayısı ile o işlere sadece ekonomik anlamda değil, fırsat anlamında da ihtiyacımız var. Bu kullanılıyor, tam da bu sömürülüyor. Onlara ihtiyacınız olduğuna ikna edilerek sömürülüyorsunuz. Tabi ki çok üzücü, sadece Türkiye değil dünyanın hemen her yerinde bunu çok yoğun yaşadık ve yaşıyoruz.

Gazetemiz tema ekseninde yayına başladı. İlk temamız “ÇÜRÜME”. Bu konuda ne düşünürsünüz?

Çürüme, konuya sadece çürüyen organizma açısından baktığınızda, onun bitişine işaret eder ama ekosistemin işleyişine baktığınızda, aslında devamlılığın bir parçasıdır ve belki gereklidir ve kaçınılmazdır. Bir organizma oluşur, yaşar, gelişir, bozulur, çürür, dönüşür başka bir şeyin parçası olur ve yeniden değişir. Sanıyorum her alanda çürüme yozlaşma, bozulma kaçınılmaz. İmparatorluklar böyle çöküyor, devletler, uluslar çöküyor. Büyük bir inançla konseptler kuruluyor ve sonra içindeki bozulma kaçınılmaz oluyor, içindeki kusurlardan kaynaklı dönüşüyor ve süreç içinde ya gözden kayboluyor, ya da başka oluşumlarla karışıyor. Organizmanın yapısı da bu.  Ölüm bir anda olup, sonra yokluğa dönüşen bir durum değil. Ölüm yaşamın bir parçası, çürüme de öyle. Yani çürüme ölmeden önce başlıyor, öldükten sonra devam ediyor, yaşam başlamadan önce başlamış oluyor. Çürümeye sanıyorum var oluş ve yok oluş arasında bir bağlanma, geçiş hali, sonun başlangıcı olarak bakabiliriz.

Gelecekteki projelerinizden bahseder misiniz?

İsim vermek erken olur ama Türkiye’de yapmak istediğim, son dönemdeki çalışmaların devamı niteliğinde görebileceğim iki-üç çalışma var. Bağımsız küratör olarak ayrı ayrı mekanlarda iş ürettiğim için, bu bütünlük dışarıdan gözlemlenemeyebiliyor ama benim için devamlılık ve bütünlük söz konusu.  Bunun dışında Viyana’da Museums Quartier’de dijital medya alanında çalışan bir mekana misafir küratör olarak davet edildim. Orda Mayıs 2014 – Ocak 2015 ayları arasındaki programı hali hazırda tamamladım. Ayrı ayrı birer sanatçıdan oluşan bir çalışma yaptık, dönünce onun üzerinde çalışmaya devam edeceğim. Bunlardan ilkini söyleyebilirim. Sanatçı Ali Miharbi, Haziran ayında bir artist in residence programına katılmak üzere, bir aylığına Viyana’ya gelecek, bu sürecin sonunda da bir solo sergi yapacağız.